Merhaba iş hayatı

Hayatımdaki önemli değişiklikler yazı dizisi #2 – Merhaba İş Hayatı

Toplumumuzdaki en büyük yanılgı şu cümle ile başlıyor; ‘İşsizlik yok iş beğenmemek var.’ ve devam ediyor ‘Çalışana her yerde ekmek var.’

2016 Temmuz ayı, hayatımdaki en kritik ve önemli aylardan birisidir. Aynı ay içerisinde hem evlenmiş hem de işsiz kalmıştım. Neden ve nasıl işsiz kaldığımı belki başka bir yazıda anlatırım ancak şu an o günleri aktarmak istemiyorum. Aylarca düğün hazırlığı yapmış, birikim yapmaya çalışmış ve güzel bir düğün sonucu hayatımı sevgili eşimle birleştirmiştim. Ve sürpriz, artık bir işim yoktu. İş arama süreci ülkemizde çok kısa da sürebiliyor, yıllar da alabiliyor. Ben, arada çalıştığım bir kaç aylık geçici işleri saymazsak düzenli bir işe ancak, 2018 Haziran ayında başlayabildim. Bu süre zarfında yaşadığım psikolojik zorluklar ve kaygıları tekrar yaşamaktan şu gün bile korkuyorum. Toplumumuzdaki en büyük yanılgı şu cümle ile başlıyor; ‘İşsizlik yok iş beğenmemek var.’ ve devam ediyor ‘Çalışana her yerde ekmek var.’ Yok işte sevgili toplum baskısı, o dediğiniz öyle olmuyor. Aileler maddi olarak zorluk çekerek evlatlarını okutuyor, gençler kredi ile veya türlü öğrencilik zorlukları ile okuyup bir meslek ve diploma sahibi oluyorlar. Ve siz bu kişilerin gelip, meslekleri ile hiç alakası olmayan bir işte çalışmasını istiyorsunuz. Maalesef en yakın çevremizde bile bu durumda olan işsiz kardeşlerimi görüyorum. Ben iki mesleğim olmasına rağmen iki yıl işsiz kaldım. Günümüz şartlarında düzenli maaş, sigorta ve yemek ücreti istemek neredeyse ayıplanacak hale gelmiş. Hal böyle olunca da sigortasız veya düşük maaş ile çalışmaya insanlar mecbur ediliyor. Derken, 2018 Mayıs’ta yaşadığım turizm bölgesi Kapadokya’da bir otelin Bilgi İşlem sorumlusu iş ilanına rastladım. Başvurum hemen değerlendirilmeye alındı ve görüşmeye çağrıldım. Görüşmeyi takip eden ikinci gün ilk mesaime başlamıştım. İşsiz geçen yaklaşık iki yılın ardından iş hayatına ürkekçe de olsa merhaba demiş, işten çıkarılma korkusunu iki üç ay üzerimden atamamıştım. Çalıştığım süre içerisinde askere bile gidip geldim ve geldikten sonra çalıştığım bölümde daha çok sorumluluk almaya başladım. Umarım bütün mutsuz çalışanlar bir gün istedikleri işi bulur ve çok başarılı olurlar.

Sonbaharın Psikolojim Üzerine Etkisi

Eylül ayını geride bıraktığımız şu günlerde havaların iyiden iyiye soğuması ve içinde bulunduğum işsizlik sendromunun da verdiği etki ile karamsarlık ve girişimcilik arasında gidip geliyorum. Çalışma hayatına alışık, mesai saatlerini esnetmekten yırtmış birisi olarak, işsizlik bana iyi gelmiyor. Evet kendime ve eşime bolca vakit ayırıp, düşünme fırsatım çok oluyor ancak bir taraftan da faturalar, kira, araba ve ev masrafları köşeden bana ‘naniik’ yapıyor.

Psikolojim sonbahar gibi. Bir yanda hala yeşil yapraklı fikirler, bir yanda aklımın bir köşesinde bekleyen sarı fikirler, diğer tarafta solmuş gitmiş kahverengi yapraklar. Yeni bir girişim planlamaya başlıyorum. O an çok mantıklı ve devamı gelecekmiş gibi o fikre aşık oluyorum. Daha sonra geçip gidiyor. Ülkemizde nitelikli insanlara bu kadar ihtiyaç varken, bu nitelikli insanlara asgari ücret teklif eden işverenlere bireysel olarak tepki gösteriyor ve o işlerde çalışmıyorum. Ben nitelikli bir insan mıyım tartışılabilir, ancak kendimce, evet ben nitelikli bir insanım diyebiliyorum.

Bütün bunların geride kaldığı günleri iple çekiyorum. Sevdiğim işi yaparak para kazanmak ve bir gün bile söverek işe gitmemek istiyorum.

Bay Moustache ile Ayaküstü Muhabbet

Bay Moustache her yıl ülkemize tatil için gelen binlerce Avrupalı Türk’ten birisi. Yaşı 55-60 arası, 70’li yılların ortalarından beri Fransa’da yaşıyor. Bir vesile ile karşılaştık ve kendisi ile sohbet etme fırsatı buldum. Çay ikram ettim. Derken bana şunu söyledi. “Yalan dünyanın cennetinde yaşıyorsunuz. Türkiye çok güzel bir yer kıymetini bilin.” Ben de durur muyum yapıştırdım cevabı;

-Değişelim mi yerleri? (Sen Türkiye’ye dön ben Fransa’ya gideyim.)

-Vallahi değişirim. (Değişir miyim? Yok yok Fransa güzel.)

Yemin vererek konuştu ancak ilerleyen cümlelerde “Ben artık oraya çok alıştım yazları gelsem de geri kaçıyorum oraya” diyerek konuşmasına devam etti.

Bay Moustache Fransa’ya ilk gittiğindeki sıkıntılardan bahsetti. Bana bir çay, kahve bile ikram etmediler böyle bir kültür yok orada dedi. Kendi hayatından başka hikayeler anlattı derken tokalaştık ayrıldık.

Bugün sabah ekmek almaya markete gittim. Marketten çıktığım yerde bir kavşak bulunuyor. Bu kavşakta ne tesadüf ki Bay Moustache’i arabasıyla gördüm. Israrla kavşağa girmek ve ardından ana yola çıkmak istiyor ancak, ana yoldan geçen hiç kimse ona yol vermedi. Normalde Fransa’da kavşak içinden gelen araca yol verir ana yoldakiler ve trafik bu şekilde akar. Türkiye’de de bu kural var ancak kimse uymuyor, dolayısıyla Bay Moustache bocaladı. İstiyor ki ben kavşaktayım bana yol verilsin. Ama kimse yol vermedi hatta yerel halktan bir kişi bağırarak “Beklesene lan ne yola atlıyosun!” diyerek Bay Moustache’i azarladı trafikte. Ben de tüm bu olanları izliyorum yolun kenarında. Eve doğru yol alırken aklımda sadece bir soru vardı;

Acaba Bay Moustache gerçekten Fransa’yı bırakıp Türkiye’de yaşar mıydı?